Featured Posts

Ütopya Sanat Diktatör


Yeni bir yıla girerken geçmişi geride bırakmak, yeni sayfa açmak insanın belki en büyük özlemidir. Dünyayı değiştirme ideali, bir umut ile yaşamak ve bunun için çabalamak tarih boyunca birçok insanın ideali olmuştur. Yaşamak için hep ideal bir dünya kurgulanmıştır. Bu ideal dünyayı kurgulayanlardan belki ilki Platon’du.

Platon’dan bu yana ideal dünyanın hayalleri kuruldu. Sanat, toplumu yönlendirmek için ideal gerçeğin aktarımında mükemmel bir araçtı. Sanatın ideal dünyayı anlatmada bir yansıtma aracı olarak kullanılması misyonu sanata yüklendi. Sanat ahlaklı olanı, erdemli olanı, ideal olanı yansıtacaktı. Sanatçı yalnızca ideal olan gerçekliği yansıtacaktı; ilkel, kusurlu ve uç duyguları uyandırmamalıydı yoksa toplumla nasıl başa çıkılırdı.

Aristoteles ise sanatın duyular dünyasını yansıtması gerektiğini, gerçekliği metafizik köklerinden ve Olympos Dağı’ndan yer yüzüne indirip, yaşadığımız ve hissettiğimiz dünyayı yansıtması gerektiğini düşünmekteydi. Aristoteles böylelikle ilk sanat psikolojisinin temelini atarak sanata yeni bir nefes getirmiş oldu; olabilir olan gerçekliği, sanatçının hayal gücüne bırakıyordu.

Sonra tek Tanrılı dinlerin dünyaya hakim olmasıyla farklı bir anlayışa geçildi. Artık sanat, dinin ideolojik emellerine uygun, bu alanda idealize edilmiş ahlak anlayışını yansıtmak için kullanılacaktı. Böylece toplum, kontrol altına alınacaktı.

Aydınlanma çağıyla beraber dinin baskısı ortadan kalkmış, yönetim değişmişti. Coğrafi keşifler ve bilimsel buluşların etkisiyle hayata bakış farklılaştı. Artık üretim biçiminin değişmesi, yaşam biçiminin değişmesi dolayısıyla düşünce biçiminde farklılaşma, sanata yeni bakış açısı getirmişti. Sanatta yansıtılan gerçeklik, artık akla, mantığa ve bilime dayanmalıydı. İnsan hayatta ne yaşıyorsa; ayıp, suç, günah, doğru, yanlış olarak yargılanmaksızın yansıtılması gerektiği düşünülüyordu. Bu düşüncenin çıkış yeri Fransa’ydı.

Bu dönemde Rusya da bir ütopya deniyordu. Bir devrim söz konusuydu ve toplumu idealize edilen bu geleceğe hazırlamak gerekiyordu. Bunu da elbette sanat yapacaktı. Komünist düşünürler komünizmin nihai yönetim şekli olacağına inanmışlardı. En ideal yönetim biçimi buydu, toplum için ‘sosyal komünist ideal birey’ yaratmak amaçlanıyordu. Sanatçıların eserlerinde gerçeklik tüm çıplaklığıyla gösterilse bile sonunda mutlaka bir yargı ile sonlandırılması gerekliydi. Sanatçı, son sözü izleyiciye bırakamazdı. Yaşayan toplumu, ideal geleceğe hazırlamalıydı sanatçı. İdeal kahramanlar yaratıp, onlar üzerinden hikayeler anlatmalı ve erdemli insan modeli topluma aşılanmalıydı. Ideal sanatçı, yaşadığı çağı çok iyi kavramış olmalı ve topluma yön verebilmeliydi. Örneğin Kafka, milliyetçiliği eleştirmiş ve yıllar önce Hitler gibi bir adamın çıkabileceğini öngörmüştü. Bugün bu yazın biçimine distopya denmektedir.

Dünya savaşları, kültür kimliklerinin ortaya çıkışı, bilimsel ve teknolojik değişim bir yandan insanlara yeni bir dünya umudunu verirken, bir yandan bu yaşanan yıkım ve belirsizlik durumu dönemin insanlarını yıpratır. Tarihte o döneme damgasını vuran toplumsal olaylar ve dönemin sosyo-kültürel ortamı sanat eserlerine birebir yansır. Picasso ile özdeşleşmiş kübizme bakılırsa, her şeyin yıkıma uğradığı bir dönemde kübizmin ortaya çıkması o dönem yaşanan parçalanmayı izleyiciye aktarır.

I. Dünya savaşının insanlar üzerinde yarattığı çöküntü, monarşik rejimlerin değişim süreci, sermaye ve emek arasındaki çatışma ortamı artık dünyanın değiştiği hissini verir. Bu değişim belirsizlik ve kaosu da beraberinde getirir. Sanatta ve hayatta ütopyayı arayanlardan biri de Dada akımının kurucularıdır. Dadaistler iki dünya savaşına birden tanıklık ettiler, atom bombasının atılmasına şahit oldular, böyle bir dönemde yaşadıkları düş kırıklığını Dada’nın kurucularından Tristan Tzara 1950’de şöyle bahseder: “1916-1917 yıllarında, savaş sanki demir atmış, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu ve gittikçe tutarsız ve gerçek dışı bir boyut kazanıyordu. İğrenme ve isyanlarımızın kaynağı bu oldu. Savaşa kesinlikle karşıydık ama, ütopik bir barışçılığın tuzaklarına da düşmemiştik. Köklerini sökmedikçe, nedenlerini ortadan kaldırmadıkça, savaşın ortadan kaldırılamayacağını biliyorduk.”

Bugüne baktığımız zaman savaşların ve yıkımların şekil değiştirdiğini görsek de her dönemin ideal toplum beklentisinin farklı olduğunu söyleyebilir miyiz? Görülüyor ki; ideal toplumu hayata geçirme fikri hayat pratiğine diktatörlük olarak geçmeye mahkumdur.

Toplumlar eleştiriyle, düşünceyle ve sanatla gelişir. Toplumda eleştirinin yasaklanması, düşüncenin sınırlandırılması ve sanatın toplum yönetimi için kullanılması ilerlemeyi durdurur. Benim ütopyamda duyarlı, eleştirmekten korkmayan ve birbirini seven insanlar var. Bu yüzden de adı ütopya; aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum.

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Google Classic
Recent Posts
Search By Tags
Follow Us