Featured Posts

Sanatçı ve İzleyici

August 17, 2015

 

Sanatın ne olduğu yüzyıllardır tartışıldığı gibi kimin sanatçı olduğuna kimin karar verebileceğini tayin etmek de tartışma konusu. Bu yazıda 'sanatçı' tabiri sanat eğitimi almış ve bunu 'profesyonel' olarak yapmakta olan kişiler için kullanılmıştır.

 

Sanat eğitimi veren Güzel Sanatlar Fakülteleri özel yetenek sınavlarıyla öğrenci alırlar. Fakültenin belirlediği, çoğunlukla iki aşamalı yetenek sınavlarıyla bazen mülakat ve dosya değerlendirmesi de yapılır. Toplum açısından bakıldığında Türkiye’de genel ve yaygın olan kanı ‘Güzel Sanatlar Fakülteleri’ne üniversite başarı puanıyla bir yere yerleşemeyenlerin girdiği, girenlerin de zaten torpille girdiğidir. Yeni mezun olan kişi sanat yapmak istediğinde ve buna göre yaşadığında devlet nezlinde ‘işsiz’ toplum nezlinde ise ‘sorumsuz’ olarak görülür. Sanatçının saygı görmediği toplumda, sanatçı adayına sigortalı bir iş bulması ve sanatını ‘hobi’ olarak yapması tavsiye edilir.

 

Sanat eğitiminde ‘temel sanat eğitimi’ en temel eğitimdir. Bu eğitimin etkisini kişi ancak yıllar geçtikçe kendi üzerinde gözlemleyebilir. Zamanla oluşan göz eğitimi, görsel algılamayı hızlandırır. Bir bakışta aradaki milimetrik farkları algılayabilirsiniz, herkesten daha fazla renk görürsünüz. Sizin için kontrast renkler yalnızca yeşil-kırmızı, mavi-turuncu, sarı-mor değildir. Açık mavinin koyu maviye kontrastını da algılarsınız, küllü rengin canlı renge kontrastını da görürsünüz. Bu, zamanla günlük hayatınıza da yansır. Dekorasyon ve kıyafetteki renk kombineleriniz sanat eğitimi almayanlardan farklı olmaya başlar. Renkleri daha cesur kullanmaya başlarsınız. Formlar arası kontrastlar oluşturursunuz. Kendinizi de bir tuval gibi kullanır-araştırırsınız, görünüşünüzü tasarlarsınız, denemeler yaparsınız.

 

Sanat eğitimi sırasında alınan teorik dersler kendinize ait sanat anlayışınızın oluşmasına yardımcı olur. Sanat tarihi, disiplinler arası sanat teorisi, sanat kavramları, sanat eseri analizi gibi konular eğitimin bir parçası. Seçilen bölüme uygun olarak sürekli pratikler yapılır ve malzemeye hakim olma konusunda zamanla bilgi ve ustalık gelişir. Çok okursunuz çünkü size verilen bir konuda araştırma yapmadan onun hakkında yeni bir şey üretemeyeceğinizi bilirsiniz. Bu da sizi birçok konuda bilgi sahibi ve entelektüel yapar. Araştırmalarınızda sosyal bilimlerden ve fen bilimlerinden faydalanırsınız. Kendi yorumunuzu ister istemez işinize katarsınız, danışman hocanız size liderlik eder ve bir üretimin hangi aşamalardan geçtiğini, ortaya çıkan fikrin üretilebilirliğini, ne kadar zamana mal olacağını, ne kadar masraf çıkaracağını kendi tecrübelerine dayanarak size gösterir. Aslında bir nevi hayal ürününü somut hale getirmeyi size deneyimletir.

Herkes aynı eğitimi almasına rağmen, bazen aynı konuda iş üretmesine rağmen ve hatta aynı danışmandan tavsiyeler almasına rağmen çok farklı işler ortaya çıkar. Bunun sebebi kişinin kendini ortaya koymasıdır. O zamana kadarki bilgi birikimi, hayat görüşü, kültür donanımı kişinin eserine yansır. Bu okullarda sadece sanat yapma pratiğinin yöntemleri öğretilir. Sanat üretimini kişinin kendisi yapar. Kendine ait bir dilin oluşabilmesi ise oldukça zaman alır. Kişi geliştikçe, değiştikçe sanat-ifade dili de değişir, ele aldığı konular da değişir. Kendini keşfettikçe, malzemeyi zorladıkça üretimi de değişime uğrar.

 

Sanat, izleyicisiz olmaz. Her sanatçının, onu izleyen bir izleyici kitlesi mutlaka vardır. İzleyici kitlesi her çağda o çağa uygun ortak özellikler gösterir. Her çağın toplumunun sanata bakışı ve sanatı izleyişi farklıdır. Örneğin modern dönemin sanata bakışını Freud’un kuramı derinden etkilemiştir. Sigmund Freud, sanatçıların üretimlerine bakarak psikanaliz yaptığında sanatçıların birer nevrotik rahatsızlığa sahip olduğu görüşüne varmıştı. Bu popüler bilim adamı sayesinde toplumun geniş kesiminde sanatçıların “arızalı” veya “ruh hastası” oldukları fikri hakim olmuştu. Sanatçı, izleyiciye dokunabildiğine göre; eğer izleyici kendi içinde nevroz yaşamasaydı belki sanat eserlerine bu kadar yakınlık duymayacak, onları anlamayacaktı. Belki sanatçıyı izleyiciden ayıran tek özellik: sanatçının soyutu somutlaştırma becerisinde saklıydı.

Bu çağın sanat izleyicisinden bahsetmek gerektiğinde: “İstatistiklere göre sanat müzelerinin ziyaretçileri öteki müze ziyaretçileriyle kıyaslandığında çok daha iyi eğitimli, daha saygın işlere sahip ve ekonomik açıdan daha iyi durumda; aslında, genel olarak müze ziyaretçileri toplumun bütününe oranla sosyo-ekonomik olarak çok daha ayrıcalıklı konumda.”¹ İmajın çok önemli olduğu çağımızda sanattan anlamak bireysel olarak kişiye prestijli ve aydınlanmış bir imaj oluşturmakta. Küresel kapitalist çağda sanata dahil olmanın kurumlara -sponsorluk ve koleksiyonerlik– kamusal ve sosyal alanda prestij kazandırmakta. Bence çağın estetik anlayışını özetleyen bir başka tarifi de yaklaşık iki yüz yıl önce Thorstein Veblen (1899’da) yapar: “Bir mal ne kadar pahalıysa o kadar iyi ve güzeldir. İşte bu kurala göre, pahalı bir sanat eserinden beklenen yarar, onun özsel niteliğinden çok ona ödenen paranın göstereceği etkidir.”

Konuyu banker/koleksiyoner Saruhan Doğan'ın sözleriyle noktalamak istiyorum: "Sanat dediğin şey, birinin hayal gücünü satın alıyorsun... hayal gücü piyasası dünyanın en sağlam piyasası çıktı... Kimse bana arabasıyla, yatıyla hava atamaz, maddiyatla ilgili bir tercih bu, ancak koleksiyonuyla atar"²

 

--

¹Chin-tao.Wu.2014.Kültürün Özelleştirilmesi / 1980'ler Sonrasında Şirketlerin Sanata Müdahalesi

²Artun.Ali.2011.Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi / Estetik Modernizmin Tasfiyesi

 

Fotoğraf: Tuğçe Keskinel

Sergi: Pera Müzesi 'Aurora: Kuzey Ülkelerinden Çağdaş Cam Sanatı' / 5.Şubat.2014-20.Nisan.2014

Sergi Küratörü: Mats Jansson

Eser Sahibi: Ulrike Hydman Vallien

Please reload

  • Facebook Classic
  • Twitter Classic
  • Google Classic

Yeni Haberler

June 20, 2017

1/3
Please reload

Recent Posts

June 20, 2017

January 1, 2017

October 5, 2016

Please reload

Search By Tags
Follow Us